Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet
Küçükler’e açık mektup
Köklerini hatırlatma arzusuyla tutuştuğu için kâğıt haliyle dile gelen bir
ağacın sizinle konuşmasıdır bu açık mektup, bu yüzden bir ulak olarak beni
kapıdan çevirmemenizi rica edeceğim. Belki bilmezsiniz,
İstanbul’da yeşil alanların ve ağaçların yerini giderek
alışveriş merkezlerinin şaşaalı çirkinliğinin alması bir yana ağaçlarla çevrili
bir mahalle ya da semtte oturmak ne yazık ki artık bir lükstür.
Boğaz’daki erguvanlar dışında ben en çok ceviz ağacını, kiraz
ağacını ve incir ağacını severim. Ve her ne kadar bazıları “sen hiç ocağına
incir ağacı dikmek diye bir söz duymadın mı” diye benimle alay etseler de son
birkaç aydır yaşadığım rutubetli, eski apartman dairesine taşınma kararımı da
arka balkonda o koca yapraklarını binaların arasına nereye koyacağını bilemeyen
incir ağacından dolayı verdiğimi itiraf etmeliyim.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı
eserindeki gözbebeği şehirlerinden Erzurum’a henüz seyahat etme
fırsatım olmadı fakat anladığım kadarıyla siz mimari eserlerin tek başına,
çevresinden bağımsız olarak yükseldiğini, yüceldiğini ya da çevreyi
güzelleştirdiğini düşünüyorsunuz. Öyle ki “Yakutiye Medresesi kimliğimizin en
önemli eserlerinden biri. Buranın ağaçlar arasına sıkışıp kalmasını istemiyoruz”
demişsiniz. Asırlardır varolan Yakutiye Medresesi’ni daha da
görünür kılacağını düşünerek ağaçları kestirmek ya da söküp başka bir yere
taşımak medreselere, külliyelere ve daha birçok esere haksızlık etmek değil mi?
Dahası ‘ser mimârân-ı cihan ve mühendisân-ı devran’ (dünyadaki mimarların ve
zaman içindeki mühendislerin başı) diye anılan Mimar Sinan
neredeyse 500 yıl önce Lalapaşa Camii’yi tasarladığında büyük
olasılıkla çevresindeki doğayı da hesaba katmıştı çünkü doğası gereği mimarlık,
peyzajdan bağımsız olamaz.
Sanıyorum bu dünyaca ünlü Osmanlı mimarı, ağacın, kökleri yeraltına ve
köklerine benzer dalları gökyüzüne uzanan tek canlı olduğunu mutlaka fark etmiş
ve kimileri için gereksiz bir görüntü kirliliği yaratsa da ağaca mutlaka hayran
kalmıştır. Keşke Mimar Sinan 20. yüzyılda yaşasaydı da meslektaşı Antoni
Gaudi ile mimarlık ve doğa üzerine sohbet edebilseydi çünkü Antoni
Gaudi de tıpkı Mimar Sinan gibi inanılmaz bir tutku ve Tanrı sevgisiyle mimari
eserler vermiş ve “ağaç benim ustamdır” demişti.
Ağaçların, kaynakları kısıtlı yeryüzümüzdeki kıymetini anlatmaya gerek var mı
bilmiyorum ama bir çölde yaşamaya hazır olmadığımız aşikâr. Mimar Sinan
yaşasaydı, tasarladığı bir eserin çevresindeki ağaçları kesip yerine İran’dan
getirttiğiniz suni ağaçlar hakkında ne düşündüğünü ona sormaz mıydınız? Tuhaf
tuhaf budanan çınar ağaçlarının İstanbul’u güzelleştirmek şöyle dursun tamamen
amacından sapmış bir işlev gördüklerini de belki buraya geldiyseniz gördünüz ama
sezmediniz, hissetmediniz. Şayet çocukluğunuz çiçek ve ağaç isimlerini dahi
öğrenemeyecek denli yoğun bir şehir curcunasında yitip gittiyse bir ağaca
sığınıp geceleyin yıldızlara bakıp hayal kurmayı deriniz kırıştığında bile
yakalayamayabilir ve siz öldükten sonra dahi yaşamaya ve hayatı yaşatmaya devam
edecek ağaçları sevme zamanı bulamayabilirsiniz.
Oysa gül ile bülbülü herkes bilir; aşkları meşhurdur. İnsanoğlu ise daha
güzel ötsün diye bülbülü, kafese koyamayacağınız tek canlıyı, toplu iğne ile kör
etmiş ve kafese koymuş. Kimbilir belki bir yerlerde sizden gül bekleyen bir
sevgiliniz bile vardır ve o ağaçların altında ağaçların daha da gizemli kıldığı
güzellikleri birlikte yaşama şansına erişebilirsiniz. Çocuklarınız ve hatta
belki torunlarınız da.